Baba Nasihati

Baba Nasihati
Kış bahara, gecenin ayazı güneşin sıcağına dönmüş ve laleler sakladıkları gökkuşağı renkleriyle yeryüzünü canlandırmaya başlamıştı. Şehir, trafikte hoyratça kornalar çalarak ilerleyen kalabalıktan kurtulmak istercesine yağmur duşuna girmiş, neşeli kuş cıvıltıları eşliğinde güneşleniyordu. Havada toprak kokusuyla karışık engin bir dinginlik…

Büyük ofisindeki çalışma masasında oturan Adnan Bey gözlerini kapadı, derin bir nefesle ciğerlerini tomurcuk kokulu bahar havasıyla doldurdu. Baharın getirdiği tazeliğin yanında, mesainin sonuna gelip bitmek bilmeyen işlerinin hararetini azaltmasından duyduğu rahatlamayla karışık kuvvetli bir oh çekti. Yavaş hareketlerle ceketini sırtından sıyırdı ve boynunu sıkan kravatını çözerek itinayla masasının üzerine koydu. Tüm günün sıkıntısını başından defetmeye çalışırcasına şakaklarını hafifçe ovalamaya başladı. Çok okumaktan torbalanmış gözlerini kapayıp tekrar derin bir nefes aldı. Kaşlarını yukarı diktiğinde yarım asırlık yaşanmışlıkların şahidi olan alnındaki kırışıklıklar daha da belirgin hale geldi. Uzun ve narin yapılı, seyrek kır saçlı, uçları aşağı doğru kıvrık bıyıklı bir İstanbul beyefendisi olan Adnan Bey, yaşına göre oldukça dinç ve sağlıklı bir görünüşe sahipti. Her gün ritüel titizliğiyle sinek kaydı tıraşını olur, saçını itinayla tarar, kıyafetlerinin temizliğine ve görüntüsüne büyük önem verirdi.

Adnan Bey tembelleştirmek istemediği göz kapaklarını hafifçe araladı, sırtını makam koltuğuna yasladı ve gözlerini kaldırıp rahmetli annesinin duvardaki resmine baktı:

“- Hey gidi Münevver Sultan, keşke şimdi yanımda olsaydın da yine senin dizinin dibinde hikâyelerini dinleseydim!” diye mırıldandı. Münevver Sultan, sevgi hamuruyla yoğrulmuş, evladının hafifçe sarılıp sıkmasıyla dahi gözlerinden ırmaklar çağlayabilen, dilinin altında sanki şekerpare saklayan ve evladına kızarken bile onun kalbini kırmaktan sakınan, şefkat dolu, sevecen bir anneydi. Eşini genç yaşta kaybedince Adnan Bey’e hem analık, hem de babalık yapmak durumunda kalmış, kimselere el açmamış kocaman yürekli, yiğit bir kadındı. Münevver Sultan, sonu gelmeyen iş yükünden fırsat buldukça biricik Adnan’ının ısrarlarını kıramaz ve ona hikâyeler anlatırdı. Adnan Bey’in en sevdiği hikâye ise hafızasında çok az anısı olan babasını hatırlatan ve dinlerken biraz da olsa baba özlemini giderdiği “Baba Nasihati” hikâyesiymiş. Şöyle anlatalım:

-Evvel zaman içinde, çok da uzak olmayan bir ülkenin ufak bir kasabasında, çok zengin bir adam ve ailesi yaşarmış. Adam zengin olduğu kadar, çalışkan ve bilgeymiş, ancak oğlu tam aksine bir o kadar hayta ve tembelmiş. Ailesinin zenginliğiyle övünür, bütün gün eğlence peşinde koşar, hiçbir işte çalışmaz, etrafındaki çalışmak zorunda olan insanlara küçümseyerek bakarmış. Babası ne kadar nasihat etse, yol göstermeye çalışsa da oğluna tesir edemiyor ve bu duruma çok üzülüyormuş. Ne zaman oğluna tembelliği yüzünden kızacak olsa, eşinin merhamet duyguları kabarıverir ve oğlunu bir şekilde eşinin gazabından kurtarıverirmiş. Bir gün iyice sabrı taşan baba oğluna şöyle demiş:

“Artık çocuk değilsin, askerlik yaşına gelmiş bir yetişkinsin. Sadece gezip tozuyor ancak çalışmak ve para kazanmak için hiçbir çaba sarf etmiyorsun. Bundan sonra sana harçlık vermeyeceğim. Çalışıp alın terinle kendi paranı kazanman gerek. Artık yan gelip yatmak yok! Herkes gibi çalışmazsan bu evde yerin yok! Bir de şartım var. Çalıştığın her günün sonunda kazandığın bir altın akçeyi getirip bana vereceksin.”

Oğlu şaşkın, bir yandan da kızgınlığını gizleyerek; “Peki baba! Dediğin gibi olsun. Sana her gün o bir altın akçeyi getireceğim.” demiş, ancak içinden “Görürsün sen ihtiyar, kimin evinden kimi kovuyorsun sen. Hem çalışmak da nereden çıktı şimdi? Mezara mı götüreceksin bunca serveti? Oğlundan kira almak da neyin nesi.” diye öfkeyle söylenmiş.

Delikanlı babasının yanından ayrıldıktan sonra soluğu annesinin yanında almış. Durumu annesine anlattıktan sonra kendisini acındıracak bir ses tonuyla; “Annecim ben çalışamam. Bu fakir ve köylü insanlara göre. Lütfen bana harçlık ve bir de altın akçe ver, ben de onu babama vereyim ve bu tatsızlık uzamasın.” diye yalvarmış.

Oğlunu bu halde gören anne her zamanki gibi merhametli ve sevecen bir ses tonuyla: “Oğlum, peki babana ne iş yaptığını söyleyeceksin?” demiş.

Oğlu: “Ona bir iş bulup çalıştığımı ve bu altın akçeyi kazandığımı söyleyeceğim tabii ki. Lütfen anne beni bu durumda yalnız bırakma !”

cabin-fireplace-doug-strickland

Annesi ‘minik (!) yavrusunun’ yalvarmasına dayanamamış ve ona eşinden gizli biriktirdiği akçelerden vermiş. Delikanlı ertesi sabah sanki çalışmaya gidermiş gibi, evden ayrılmış, ancak her zamanki gibi tüm gün kendisi gibi tembel arkadaşlarıyla gezip ve eğlenmiş. Nihayet akşam olup tüm çalışan insanlar gibi (!) eve döndüğünde babasını şöminenin başında oturur vaziyete bulmuş. Babasının yanına giderek mağrur bir ses tonuyla: “Baba! Bugün bir iş buldum, bütün gün çok çalıştım ve işte sana söz verdiğim gibi altın akçeyi getirdim.” Adam oğlunun kendisine uzattığı altın akçeyi eline almış, eliyle şöyle bir tartmış ve koklamış. Delikanlı “Merak etme baba! Gerçek altındır elindeki! Oğlun alnının teriyle kazandı!” demiş alaycı bir sesle. Adam oğlunun sözünün bitmesini bile beklemeden ve hiç tereddüt etmeden altın akçeyi şöminedeki alevlerin ortasına fırlatıvermiş. Delikanlı içinden “Seni bunak! Bunun için miydi bunca safsata?” demiş. Ancak kızgın olduğu her halinden belli olan babasına hiçbir şey söyleyememiş. Baba oğluna sırtını dönerek şömineye bakmış ve vakur bir ses tonuyla “Her akşam altın akçeyi bekliyorum” demiş. Oğlu, arkasındaki koruyucu meleğinin (annesinin) varlığından aldığı güçle umursamaz bir şekilde kafasını sallamış. “Hiç sorun değil!” diyerek babasının yanından ayrılmış. Günler haftaları kovalamış ve düzenli olarak delikanlı işe gidiyormuş gibi evden çıkıyor, annesinden aldığı akçeleri akşam babasına teslim ediyormuş. Babası ise oğlundan aldığı akçeyi eliyle tartıp kokladıktan sonra derhal şömineye fırlatıyormuş.

Delikanlı bir gün yine annesinden para istemeye gelmiş. Anne çaresizlik içinde “Oğlum benim kenarda köşede sana verebileceğim hiç akçem kalmadı. Babandan da sadece mutfak için harçlık alabiliyorum. Sana akçe veremem.” demiş.

Oğlu hayal kırıklığıyla karışık öfkeyle diklenerek: “Nasıl olur, ben ne yapacağım peki? Nasıl annesin sen? Babam çalışmadığımı öğrenirse beni evden atar! Hiç merhametin yok mu evladına?” demiş.

Evladından duyduğu bu sözler karşısında incinen anne: “Yavrum ben sana kıyabilir miyim hiç?” demiş ağlamaklı ses tonuyla. Annesinin kendisine olan zaafını çok iyi bilen oğlu “O zaman benim için akşama kadar bul o parayı!” diye bağırmış küstahça.

watercolor-painting-crying-girl-260nw-610554242Anne, oğlunun küstahlığı karşısında yüreğinden hançerlenmişçesine acı içinde koltuğa çökmüş, hıçkırıklarla ağlamaya başlamış. Uğrunda bin bir türlü fedakârlık yaptığı, eşini karşısına alma pahasına kol kanat gerdiği evladı sonunda bunu da yapmıştı işte. “Git, gözüm görmesin seni!” diye bağırmış ağlayarak. “Artık sana verecek akçem yok! Git sen de herkes gibi kendin kazan!”

İstediğini alamayınca öfkeden deliye dönen delikanlı “Görürsün sen, sana ihtiyacım yok!” diyerek kapıyı vurmuş ve dışarı çıkmış. “Tabi ya!” demiş kendi kendine. “Beni gerçekten seven bir dolu arkadaşım var. Hem bunca zaman gezip eğlenirken onlara hep ben destek oldum. Onlar da elbette bu durumda bana destek olurlar.” diye düşünmüş.

Delikanlı arkadaşlarının ona yardımcı olacağından emin kendisine borç vermelerini istemiş. Ancak delikanlının menfaatçi arkadaşları türlü bahanelerle onu geri çevirmiş. Öyle ya, artık beş parasızmış ve kendilerine bir faydası olmayacak diye düşünmüşler.

Büyük bir hayal kırıklığı ve üzüntü yaşayan delikanlı kendi kendine “Sen de iş bulup çalışacaksın o zaman, başka çare yok.” demiş. Artık ne eğlence için harcayabileceği harçlığı ne de babasına verebileceği bir altın akçesi varmış cebinde. Üstelik ona her zaman destek olan annesi ve onu çok seven (!) arkadaşları da yokmuş artık yanında. Elinden hiçbir iş gelmeyen delikanlı, iş aramak için kasabadaki esnafı kapı kapı dolaşmış ancak her birinden ret cevabı almış. Sonunda bir esnaf ona kasabadan hayli uzakta bulunan ormandaki oduncunun işçi aradığını söylemiş. Seçme şansı olmayan ve evden atılmaktan korkan delikanlı “Ne kadar zor olabilir ki?” diyerek yola koyulmuş. Nihayet zorlu ve yorucu dağ yolunu yürüyerek aşmış ve oduncunun kapısını çalmış. “İşçi aradığınızı duydum, işte aradığınız kişi ayağınıza kadar geldi!” demiş. Oduncu karşısında duran iyi giyimli, balta sallamamış narin elli, şehirli aksanlı bu züppenin daha önce hiç ağır işte çalışmadığını anlayarak: “Evet işçi aradığım doğrudur. Yalnız bizim işimiz ağırdır. Tüm gün odun kırman ve küfelere doldurduğun odunları sırtında şu tepenin arkasında bulunan depoya taşıman gerek. Sonra da depodaki odunları yine sırtında taşıyıp kasabada satman gerek. Senin gibi narin bir delikanlının yapabileceği iş değil. Benim işime yaramazsın.” demiş. Kendisine iş verecek tek bir kişi bile olmadığını çok iyi bilen delikanlı; “Çalışırım, her koşulda çalışırım. Lütfen! Yeter ki beni işe alın.” diye ısrar etmiş. Karşısındaki şehirli züppenin çaresizliği karşısında fikrini değiştiren oduncu sert bir ses tonuyla: “Peki, seni işe alıyorum. Yalnız bir kez bile sızlandığını, şikâyet ettiğini duyarsam kendini kapının dışında bulursun.” diyerek uyarmış. Sonunda iş bulduğu için tarifsiz bir mutluluğa kapılan delikanlı içinden “Bu kadar zor bir işin karşılığında her halde epey yüklü bir yevmiye kazanırım” diye düşünmüş. Şehirli züppenin içinden geçenleri okumuşçasına şöyle demiş oduncu: “Günlük yevmiye yarım akçedir. Eğer kırdığın odunların tamamını pazarda satarsan sana bir yarım akçe daha veririm.” demiş.

Delikanlı oduncunun önerdiği yevmiyenin çok az olduğunu düşünse de başka çaresi olmadığından şartları kabul etmiş. Oduncu önde, delikanlı arkada ormana girmişler. Ormancı yol boyunca yaş ağaçları değil, kurumuş ağaçları kesmeleri gerektiğini, yoksa bugün karınları doysa da yarın kesecek ağaç kalmadığında aç kalacaklarını anlatmış. Baltaları ellerine alıp “Bismillah” diyerek kuru ağaçlara vurmaya başlamışlar. Oduncu baltayı üç beş kez indirdiğinde ağaçları yere seriveriyormuş.

wood cutter, 2016

Delikanlı “Bu ihtiyar bu kadar kolay kesebiliyorsa ben de yapabilirim.” diye geçirmiş içinden, ancak baltayı eline alıp işe başladığında onlarca kez vurduğu halde ağaç sanki onunla alay edercesine dimdik ayakta duruyormuş. Ağaca her vuruşunda balta daha da ağırlaşıyormuş. Delikanlının gücü giderek tükenmeye, elleri hissizleşmeye ve nasırlaşmaya başlamış. Bir zaman sonra oduncu küfesini doldurduğu halde delikanlının küfesinin yarısı bile dolmamış. İçten içe beceriksizliğinden ve güçsüzlüğünden utanıp basit gördüğü bu işin aslında ne kadar zor olduğunu anlayarak kendisine kızmış. Derin bir umutsuzluk içindeyken ormancı delikanlının omzuna elini atmış. Ormancının ona şefkatle “Çok yoruldun, bu kadar çalışmak yeter, al sana bir altın akçe” ya da “Senin küfeni de doldurmak için yardım edeyim.” demesini bekliyormuş. Oysa ki ormancı kararlı ve sert bir şekilde şöyle demiş: “Ben gidiyorum, sen de küfeni doldurup odun deposuna getir. Unutma daha hava kararmadan odunları pazarda satman gerekiyor!”

“Mendebur adam!” diye geçirmiş içinden, ama en ufak bir sızlanmada işinden olacağını çok iyi bilen delikanlı hiçbir şey söyleyememiş. Umutsuzluğunu bir kenara bırakıp enerjisini toplaması ve bu işi tamamlaması gerektiğini çok iyi biliyormuş. Ormancının arkasından saatlerce balta sallamaya devam etmiş. Toz, toprak ve kesilen ağaçlardan sıçrayan parçalar çocuğun teriyle karışıyor, kıyafetleri ve tüm vücudu giderek daha fazla kirleniyormuş. Artık delikanlının züppe görüntüsünden eser kalmamış. O kadar kirlenmiş ki aralıksız haftalardır ağaç kesmiş gibi görünüyormuş. Nihayet küfesini dolduracak kadar ağaç kestikten sonra küfesini sırtına yükleyip oduncunun deposuna taşımış. Nasırlaşan elleri ağaç kıymıkları yüzünden kanlar içinde kalmış, taşıdığı ağır küfeler yüzünden sırtında morluklar ve derin çizikler oluşmuş. Kilometrelerce ağır yük taşımaktan ayaklarında derman kalmamış. Sabah giydiği o tertemiz ve şık kıyafetleriyse artık toz, toprak, kan ve terle karışık kir içindeymiş. Bu haliyle, tepeden baktığı işçilerden çok daha acınası bir görüntüsü olduğunu fark edip, onları küçümsediği için büyük pişmanlık duymuş.

Delikanlı ağaçları keserek yarım altın akçeyi hak etmiş, ancak hala yarım altın akçeye daha ihtiyacı varmış. Onun bu yorgun ve tükenmiş haline aldırmayan ormancı yine omzuna elini koymuş ve odunları ufak parçalara ayırıp pazarda satmasını söylemiş.

Delikanlının dinlenme hayali suya düşünce, baltayı tekrar eline alarak odunları küçük parçalara ayırmaya başlamış. Yeteri kadar odun parçaladıktan sonra küfesini sırtlayıp deponun yakınındaki pazar yerinin yolunu tutmuş. İçinden “Odun satmak, odun kırmaktan daha kolay. Kısa sürede odunları satar ve evime dönerim.” diye düşünmüş. İlk kez çalışmak zorunda olduğu yetmezmiş gibi bir de pazarda satış yapacak olmak gururuna dokunsa da devam etmekten başka seçenek olmadığının farkındaymış. “İnşallah pazarda beni kimse tanımaz. Beni böyle perişan halde ve sıradan işçiler gibi çalışırken görmeleri çok utanç verici olur.” diye düşünmüş.

üzgünDelikanlı pazar yerine vardığında satış yapan tek oduncunun kendisi olmadığını görmüş. Tezgâhını açarak odun alacak müşteri beklemeye başlamış. Pazardaki rakipleri müşterileri çekmek için öyle kuvvetli bağırıyormuş ki, utanç perdesine bürünmüş delikanlının tezgâhını ne fark eden ne de dönüp bakan oluyormuş. Aradan epey zaman geçmiş. Bu gidişle hiçbir şey satamayacağını anlayınca cesaretini toplayıp: “Odun var! Odun var! Buyruun!” diye usul usul sesini yükseltmeye ve sonunda bağırmaya başlamış. Ancak hala kimsenin ilgisini çekemediğini fark etmiş. Birkaç başarısız denemenin ardından hayal kırıklığı içinde pazar tezgâhının arkasına çökmüş. “Ah anneciğim, keşke şimdi yanımda olsaydın.” demiş. “Ne kadar da nankörlük ettim ve merhametini suiistimal ettim. Keşke başından beri şımarıklığımı hoş görmeseydin.” diye düşünmüş. Artık onun yüzüne dahi bakamayacağını hissetmiş. Anne sıcaklığı, anne merhameti; artık kendisinden çok uzakta diye düşünmüş.

Delikanlı “Neden böyle oldu?” demeyi bir kenara bırakıp “Nasıl yaparım?” diye düşünmeye başlamış. Uzunca süre dikkatle esnafı izlemiş, dinlemiş ve nasıl satış yaptıklarını öğrenmeye çalışmış. “İnsan çalıp çırpmıyor, alnının teriyle çalışıyorsa neden utansın ki!” diye düşünerek, gözünden süzülen yaşları silmiş ve örtündüğü utanç perdesinden sıyrılarak bağırmaya başlamış: “Anne kucağı gibi sımsıcak, anne yüreği gibi alevli. Annenizi yormayan çıtır çıtır yanan odunlar burdaaa!”. Hiç susmadan senelerdir bu işi yapmışçasına bağırmaya ve çabalamaya devam etmiş. Kolay olmamış ama sonunda havanın kararmasına yakın tüm odunlarını satmayı başarmış.

Delikanlı sevinçle tezgâhını toplamaya başlamış. Aslında oduncu onu uzaktan izlemiş ve azimle çalışmasına, gururunu ve utancını yenmesine şahit olmuş. Delikanlıya yaklaşıp içten bir tebessümle onu takdir etmiş. Alın terinin karşılığı olarak da yevmiyesi olan bir altın akçeyi vermiş. “Aferin delikanlı! Bugün iyi iş çıkardın. Yarın erkenden gel, daha çok işimiz var.”

Delikanlı kollarında ve ayaklarında derman kalmadığı halde evinin yolunu tutmuş. Eve bitap düşmüş olarak vardığında babasını her zamanki gibi şöminenin başında kendisini beklerken bulmuş. Babasına arkadan yaklaşmış, elini cebinden çıkarmış ve sımsıkı tuttuğu altın akçeyi babasına uzatmış. Babası yüzünü oğluna çevirmeden akçeyi eline almış. Her zamanki gibi eliyle hafifçe tartıp, koklamış. Hafif bir tebessümle arkasına dönerek yorgunluktan ayakta zor duran, kan, ter ve kir içinde perişan görünen oğlunun gözlerine bakmış. Nasırlaşmış elleri ve yara bere içindeki vücudunu fark etmiş. Sonra birden tekrar yüzünü çevirip, elindeki akçeyi şöminenin kızgın korlarına atmış. Babanın bu pervasızlığına dayanamayan oğlu “Baba ne yaptın!” diyerek feryat etmiş ve şömineye doğru fırlamış. Bir yandan maşayla şöminenin kızgın korlarını eşeleyip altın akçesini kurtarmaya çalışırken, bir yandan da “Ben bu akçeyi kazanmak için tüm gün neler çektim biliyor musun?” diye feryadına devam etmiş.

Baba: “Bundan önce her akşam getirdiğin altın akçeyi şömineye attığımda neden sesin çıkmıyordu?” diye sormuş. Delikanlı utançla cevap verememiş. Baba devam etmiş: “Çünkü bugün ilk kez alın terinle kazandığın akçeyi bana getirdin… Ben her şeyin farkındaydım evladım. Üstelik annenin merhametini kullandın ve onu da tembelliğine alet ettin. Bugüne kadar getirdiğin altın akçelerin senin için değeri olmadığı için şöminede kaybolmalarını umursamadın. Annenden aldığın o akçeler hafifti, içleri senin emeğinle doldurulmamıştı. Üzerlerinde ise annenin sandığına koyduğu naftalinin kokusu vardı. Üstelik buz gibi de soğuktu, sımsıkı kavranmamıştı; hak etmek için didinmeyen ve kaybetme korkusu yaşamayan ellerden geldiği belliydi.”

Delikanlı yalanı ortaya çıktığı yetmezmiş gibi her şeyin farkında olan babasının aylardır yalanını yüzüne vurmamasından ötürü çok utanmış. Elini oğlunun omzuna atan baba sözlerine devam etmiş: “Bugün getirdiğin akçe ise ağırdı, içi senin emeğinle doldurulmuştu. Üzerinde dünyanın en çok saygıyı hak eden kokusu olan kendi alın terinin kokusu vardı. Emek veren ellerin gibi sıcacıktı, belli ki kaybolmasın diye sımsıkı tutulmuştu.”

Delikanlı yaptığı hatalardan ötürü büyük pişmanlık duyarak; “Haklısın baba, dediklerinin hepsi doğru. Yalnız anlamıyorum, mademki ilk günden beri bu durumu biliyordun, neden hiç yüzüme vurmadın?” diye sormuş.

Babası tekrar gülümsemiş “Annenin de öğrenmesi gerekenler vardı.” demiş. Ne demek istediğini anlamayan oğlunun kolundan kavrayıp şömineyi işaret ederek sözlerine devam etmiş: “Bir anne evladını ateşe atabilir mi?”.  Oğlu bu soru karşısında şaşırarak:

old-man-and-a-boy-with-a-forsythia-flower“Tabii ki hayır!” diye cevap vermiş. Baba: “Oğlum, merhametin aşırısı evladı ateşe atar. Bir gün sen de baba olacaksın ve evladınla ilgili gönlünü rahatlatacak yegâne şey, onun kimseye muhtaç olmadan, azimle zorluklarla mücadele edebileceğini ve ayakta kalabileceğini bilmek olacak. Aşırı merhamet tuzağına düşerek, gereğinden fazla korumacı ve kolaylaştırıcı davrandığında evladını ateşlerin en büyüğüne atmış olursun. Çünkü hayat yolu, her zaman yokuş aşağı olamayacak kadar uzun ve zorlu.”

Delikanlı babasının yanından ayrıldıktan sonra annesinin ellerine kapanıp özür dilemiş. Bir daha asla tembellik yapmayıp ailesini hiçbir zaman üzmemiş ve hiç kimseyi küçümsememiş.

 

Adnan Bey de tıpkı annesi gibi evlatlarına bu hikâyeyi anlatır ve şu nasihatleri verirmiş:

  • “Merhametin aşırısı evladı ateşe atar. Evladına verebileceğin en büyük hediye, zorluklarla başa çıkabilme azmidir.”
  • “Nasihatin büyüğü sözle değil, yaşatarak verilenidir.”
  • “İnsanları nasihatle değiştiremezsiniz. Onlara ayna tutup kendilerini görmelerine fırsat sunabilirsiniz. Değişip değişmemek onların bileceği iştir.”
  • “Diken varsa yol doğrudur.”
  • “İşten korkma ama hafife alıp küçümseme de.”

Değerli okur, sizin de katkıda veya yorumda bulunmak istediğiniz şeyler varsa lütfen yazınız.

Not:

  • Bu hikâye hiçbir ticari amaçla yazılmamış olup, çocuklarıma ve belki de torunlarıma miras olarak bırakmayı hedeflediğim kitabım için yazılmıştır. Gözlerine ışık getirecek ulvi amaçlarla ve erdemleriyle yaşayacakları hayatları olması dileğiyle.
  • Resimler temsili olarak kullanılmış olup, yayınlanması durumunda telif hakkı oluşturabilir.
Reklamlar